Kısa dalga yayın

yargı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yargı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.04.2009

Savcılığın ilk dersi

0 yorum
Yok, yok! Açık hukuk öğretimi yapacak değilim. Bir savcının hatıralarında dile getirdiği, hukuk fakültelerinde öğretilmeyen ve uygulamadan doğmuş bir kuramdan bahsetmek istiyorum. Şimdiki gibi yeni başlayanlarının 2700 lira gibi aylıkla işe başladığı zamanların epey öncesinde, hakim ve savcıların aile geçimini bile sağlayabilmek için baba parasına muhtaç olduğu zamanlarda görev yapmış bir savcı, Çetin Yetkin'in anılarından.
... Bu deneyimli savcıların bana verdiği ilk ders," Maşa varken ateş elle tutulmaz" oldu. Savcılık yaşamım boyunca hep işitecektim bu sözü.
Bu, şu demekti:
Herhangi bir olayın soruşturmasına, evrakı polise ya da jandarmaya gönderip yaptırmak olanağı varken, aman gerçeği ben kendim bulayım diye sen el atma. Gönder gitsin. Evrak polisten gelir, sen de iki satırlık bir iddianame ile mahkemeye gönderirsin olur biter, yoksa başın ağrır durur. Tarafları yollarsın mahkemeye, mahkeme işi çözer. Sana ne, ille de tüm delilleri toplayacaksın, kendini yoracaksın. Hele olayı çözdüm bu adam suçsuz, takipsizlik vereyim hiç deme. Yolla adamı gitsin mahkemeye! Orada haksız yere sürünecekmiş, kaygı içinde kıvranacakmış, avukata kucak dolusu para ödeyecekmiş... Hiç düşünme!...
Böyle diyor Yetkin, Bir savcının not defterinden isimli hatıratında.
Bu satırları okurken hemen aklıma malûm davanın savcısı geldi. Düşündüm bir an! Evrak gelir... İki satır iddianame...
Heralde diyorum; bu ders hala daha geçerliliğini koruyor. Zamana göre o günlerde gelen evrak iki satırla iddianameye dönüşüyorsa, şimdi yağmur gibi kendisine bilgi yağan savcının binlerce sayfa iddianame yazması doğal. Gönder gitsin... Mahkeme işi çözer...
Tavsiye edeceğim bir kitap bu hatırat; savcıların, ceza hakimlerinin görev yaptıkları esnadaki vicdan ve adalet kavramlarıyla sevişmelerinin ilginç sahneleri yer alıyor.

4.04.2009

Sabah ve ATVnin alımında teminat 9 kat fazla gösterilmiş

0 yorum
2008 mayısında, Çalık grubu ATV ve Sabah'ı satın alırken, zamanında muhalefet ve basının endişe ve iddialarıyla birlikte bu kredi için iktidar tarafından sağlanan likiditenin bir kısmına ilişkin görüşlerimi yazmıştım. Yüksek Denetleme Kurulu raporuyla ortaya çıkan duruma göre Çalık grubunun teminatında ekspertiz değeri 9 kat fazla gösterilmiş ve kamu bankaları bir nevi dolandırılarak, evrakta sahtecilik yapılarak finansman sağlanmış.

İşte Sabah atv kredisinin detayları


Çalık'ın teminatı değerinden 9 kat fazla gösterilmiş

Çalık Grubu'nun Sabah ve atv'yi satın alırken Halkbank ve Vakıfbank'tan aldığı kredinin ayrıntıları Yüksek Denetleme Kurulu raporuyla belli oldu.

Vakıfbank ve Halkbank'ın Sabah-atv Grubu'na Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'ndan (TMSF) satın alan Çalık Grubu'na kullandırdığı 750 milyon dolarlık kredinin ayrıntıları Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu (YDK) raporuna girdi. Raporda kredi için teminat gösterilen 7 gayrimenkulun ekspertiz değerinin 9 kat üzerinde ipotek edildiği, ayrıca ortakların koyacağı 450 milyon dolara rağmen 2012-2015 arasında kredinin geri ödeme projeksiyonunda 51.1 milyon dolar açık olduğu belirtildi.

HaberTürk gazetesinden Ahmet Kıvanç'ın haberine göre, ekspertiz değeri 102.7 milyon lira olan Çalık'ın 7 gayrimenkulu üzerine 975 milyon lira tutarında birinci derece ipotek tesis edildi. YDK raporunda üzerine ipotek konulan gayrimenkullerin Sabah-ATV'ye ait olduğu ve 'ekspertiz değerine göre çok yüksek değerle ipotek altına alınmış olduğu' vurgulandı. Kredi sözleşmesine müşterek borçlu ve müteselsil kefil olarak Ahmet Çalık imza attı. Raporda hakim ortağın kefaleti nedeniyle grubun diğer alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin yakından izlenmesi önerildi.

ÖDENEN PARA 15 MİLYON DOLAR

Raora göre, Sabah-atv'yi satın alan Turkuvaz Radyo Televizyon Gazetecilik Yayıncılık A.Ş.'ye kredi, 3 yılı ödemesiz dönemle toplam 10 yıl vade, Libor+4,85 faiz oranı ve 6 ayda bir faiz ödemesi koşuluyla kullandırıldı.

Kredinin ana para ödemeleri 22 Nisan 2011'de başlayacak ve altı aylık dönemler halinde yapılacak. Ana para ödemesi olarak taksit dönemlerinde iki bankaya 25'er milyon dolar ödenecek. 1.1 milyar dolara satılan Sabah-atv için paranın 350 milyon doları da Katarlı Al Wasaeel'dan temin edildi. Vakıfbank ve Halkbank'tan alınan kredi için ilk devre faizi olarak, şu ana kadar sadece 22 Ekim 2008'de 15 milyon 11 bin 523 dolar faiz ödemesi yapıldı. Kredinin ikinci faiz ödemesi ise 22 Nisan 2009'da yapılacak.bağlantı

18.01.2009

"Ergenekon"da yol ayrımı

0 yorum
Mergenekon soruşturması ve açılan dava üzerine basın yayında çatara çutara gladyo temizleniyor çığlıkları atanların yazılarında söylemlerinde yavaş yavaş kıvırma baş göstermeye başladı. Önceden kesin bir dille bu soruşturmanın gladyonun tasfiyesi olduğunu savunanlar artık cümlelerinin sonuna ama koyarak şöyle cümleler sarfetmeye başladılar : Her örtülü operasyon "ergenekon" değildir!
-Peki ya nedir?
Önemli olan bu örgütün nasıl ve hangi amaca göre kullanıldığıdır.
a) Bu gölge örgüt, Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve Genelkurmay Başkanı'nın görüş ve bilgileri dahilinde hareket ediyorsa başka...
b) Bugün Ergenekon olayında gördüğümüz gibi iktidarın aracı olarak değil, birileri tarafından iktidarı ele geçirmek için kullanılıyorsa başkadır.*
"Ergenekon" soruşturması acaba kimin güdümünde, ne için yapılıyor?
Düşünüp tartıyorum ve kendimce vardığım teoriyi ortaya koyayım diyorum. Malumumuz; derin yapılanma soğuk savaş döneminde NATO çerçevesinde eğitilen ve teşkilatlandırılan bir yapı bu "gladyo" denen yapılanma. NATO'nun politikalarını da belirleyen elbetteki ABD.
Zamanında ülkemizdeki bu derin yapılanma teşkilatlandırılırken, milli hassasiyetleri, duyarlılıkları yüksek olan insanlar seçilerek Avrupadaki operasyon merkezlerinde  çeşitli eğitimlere tabi tutulmuşlar. O zamanki anti-komunist propaganda o kadar güçlü bir hal almışki bu iş için seçilenlerin vatan görevi olarak gördükleri şey sadece; komunizme karşı mücadele etmek halini almıştır. Yaptıkları eylemlerde, hareketlerde; hedef komunizm ise gerisi sadece teferruat kalmış. Komunist yapılanmaların içinde bile milli hassasiyetleri çok yüksek insanlar bulunmuş, çünkü bunların bulundukları yapı içindeki eylemleri savaştıkları komunizmle mücadeleye bir meşruiyet kazandırıyormuş ve tek düşündükleri de buymuş.
Zamanla NATO teorisyeni ABDnin komunizm gibi mücadelelerini meşrulaştıran karşıt görüşler artık bir tehlike arzetmeyecek bir hale gelmiş ve NATO ile derin yapılanma için başka bir düşman icat edilmiş: Radikal dincilik.(Ben bunu İslam olarak kullanmak istemediğim için dincilik diyeceğim) Bknz. 11 Eylül, el-kaide, hizbullah.

Bu çerçevede çeşitli avrupa ülkelerinde, önceki derin yapılanmaların amaçları ihtiyacı karşılamaz bir hale gelmiş. Muhbirler, STK'lar aracılığıyla eski yapılanmalar deşifre edilip tasfiye edilmesi sağlanmıştır. Avrupa'da, demokrasi çığlıkları atan STKlarla kolkola yapılan siyasi hareketlerle yeni politik stratejilere köstek olacak bir yapılanma kalmayınca radikal dincilikle mücadelede en sıcak temas noktası olan nüfuz bölgelerinde işe başlanmış; Afganistan, Irak en belirgin noktalar. Tabi Kuzey Afrika, orta asya ülkelerini saymıyorum bile.
Fakat iş radikal dincilik noktasına gelince din ile demokrasinin mihenk noktası Türkiye büyük önem arz ediyor. Türkiye'deki eski derin yapılanmadan kalanlar ve mevcut kamuoyu ABD'nin yapacağı operasyonlara engel teşkil etmekte. Her ne kadar NATO politikalarıyla eşgüdüm halinde görünse de TSK'da da NATO'nun tesir gücü gittikçe azalmakta. Bu yüzden ABD bir taşla iki kuş vurmanın peşinde.
Derin geçmiş, beklenmeyen bir süratle gün yüzüne çıkıp, sağcısı solcusu, yüksek sesle geçmişte ABD politikalarına alet olduklarını dile getirmeye başladıkları andan itibaren mevcut derin yapılanma ve kamuoyunun, artık istendiği gibi yönlendirilemeyeceği anlaşılıp farklı bir tasfiye süreci başladı.

En başta, geçmiş derin yapılanmadan artık olarak günümüze ulaşan, milli duyarlılıkları yüksek insanların basın yayındaki ABD ve sömürgecilik karşıtı seslerinin kesilmesi ve eski günlerdeki gibi güdülebilir kadrolarının tesisi için bir harekat yapılması gerekmekteydi çünkü; kamuoyu bu halde iken ABDnin Türkiye operasyonlarına çomak sokulmaktaydı. Geçmişteki derin yapılanma içerisinde kullanıldıklarını anlayan insanlar kendi kendilerini deşifre ederek vicdan yıkadıkları için deşifre yöntemiyle yok edip gündemden düşürmek bir işe yaramıyordu. Avrupa ülkelerinde muhbirler, yargı ve STKlar aracılığıyla yapılanı,Türkiye'de  zamanında o kadrolarda bulunanlar kısmen de olsa kendileri yapmıştılar. Geriye yapılacak tek şey kalıyordu: Eski derin yapılanmadan geçmişte menfaat ve nüfuz sağlayan insanları gün yüzünü çıkarıp muhalif bu seslerle aynı torbaya koymak işe yarayabilirdi. Nitekim de öyle oluyordu. Mevcut hükümette geçmişten zaten yaralıydı, refahyol zamanından acıları vardı. Bu acılarının sebebi yine o zamanlar bu oyunu sezen Erbakan'dı. Ama Erbakan'ın heyecanı hem mevcut hükümeti zedeledi hem de tabanındaki insanlar üzerinde baskı oluşturulmasıyla bugünün demokratik(?) diktatoryasına zemin hazırladı, altyapı olarak.
Derin yapılanma yeniden şekillenme harekatına son dönemde oldukça büyük hız verdi. Bu sefer de Erdoğan'ın heyecanı işleri sarpa sardı. Erdoğan, geçmişte yara alan kesim içerisindeydi ve bu derin yapılanma tasfiyesini kendince öc almanın tam zamanı olarak görüyordu. Derin muhbirler ortaya ne atsa, o zamanlar Erdoğan'ın yarasını dağlayanlara da değiyordu ve bu fırsatın seçim öncesinde hararetinin artırılması kendi meşruiyetlerini daha da kuvvetlendirecek görüşünde.
Derin yapılanma, yeniden şekillenmesinde TSK içerisinde kendisine yer bulamıyor, sürekli engellere çarpıyordu. Çünkü TSK'nın öğretim kademesindeki değişim artık tek yönlü değil çok yönlü çözümlemelere yönelebilen kurmay kadrolar yetiştiriyor, dışarıdan gelen politikaları eleştirmeksizin kabul etmiyordu. TSK bir şekilde kendini izolasyona almıştı ve eskisi kadar tesire imkan vermiyordu. Bu durumda derin yapılanma teşkilatlanmada yaşadığı sıkıntıyı aşmak için yuvalanacağı, tesire daha açık, TSK kadar milli muhafazakar olmayan, yapılandırılması iktidarın elinde daha kolay olan bir teşkilat olarak emniyete yöneldi. Hem emniyetin, yargının iddia makamı ile ilişkileri daha doğrudandı ve bu durum da köhne derin yapılanmanın tasfiye sürecinde TSK ile çatışma ihtimalini de azaltıyordu. Mevcut mevzuata göre askere genelkurmay izni ile tesir edebilmek için yargının iddia makamından iddialar yeterliydi.
Derin yapılanma, çörekleneceği yeri de bulduktan sonra faaliyetlerine hız verdi, muhbirler aracılığıyla savcıların önüne yemler atılıyor ve yargının bu yemler üzerinden hareket etmesi sağlanıyordu.
Evet "Ergenekon" artık bir tasfiye. Eski derin yapılanmadan kirli bir şekilde arta kalanların ve sesi soluğu çıkmayanların tasfiyesiyle birlikte kamuoyundaki ABD ve AKP muhalifi seslerin de kısılması harekâtıdır.
Çünkü geçmişte "milliyetçilik" kullanılarak teşkilatlanan derin yapınlanma bugün "ılımlı islam" kullanılarak yeniden yapılanıyor. İktidar buna uygun, basın-yayının mevcut "Ergenekon" harekatının tuzağına düşmesi veya harekata kol kanat germesi sebebiyle kamuoyu da artık hazır.
İnsanlar şakayla karışık da olsa artık hükümet aleyhine konuşmaktan gözaltına alınma korkusunu dile getiriyorlar.
Olay, Cumhurbaşkanı, başbakan bilgisi dahilinde cereyan ettiğinden ve ABD'nin de işin içinde olmasından dolayı malum medya tarafından meşru bir harekat olarak görülüyor en başta yaptığım alıntı gibi. Malum basın-yayın kuruluşları emperyalizmin bu ülkedeki faaliyetlerini iktidar sebebiyle meşru görüyor ve altındaki çapanoğlunu kurclayamıyorlar. Ama kafaları da eskisi kadar net değil. Sabah, Yeni Şafak, Zaman gibi gazeteleri takip ediyorsanız bu olayların ilk gününden bugüne kadar değişen süreçte kafalarındaki netliğin nasıl bozulduğunu görürsünüz.
Son söz olarak: Suçlu olanın cezasını çekmesini fakat sadece hükümete muhalif olanların da bu suçlularla beraber alınlarına kara çalınmamasını bekliyorum hukuktan. Ülkede bir çok insan bu kaygıyı taşıyor oysa körler bunu sadece suçluyu savunmak olarak görüyor, yazık, sadece acıyorum onların zavallılığına. Sömürgeciliğin oyuncaklığından kurtulduğumuzu sanarak onların tutttukları kuklaların iplerini kuvvetlendirdiklerini görmüyorlar.
güncelleme: 22.01.2009
Bağlantı: Birgün," ABD desteğini çekti."

15.01.2009

Noldu AB, noldu demokrasi sevdanız?

0 yorum
Yazarın biri tutmuş mergenekon, gladyo davasından bahsederken miting düzenleyen (cumhuriyet mitingleri vb) insanları da bir tertibin içine sokmuş. İktidara muhalefet eden yazar, çizer, aydın, emekli subay kim varsa onlar da bir tertibin parçası yani psikolojik harekatın, kamuoyu oluşturmanın neferleri olarak sunuluyor malum bir takım basın ve yayın ortamlarında.(Belki içlerinde bu muhalefet rüzgarını art niyetlerine alet etmek emeli taşıyanlar da vardır, olmadığını inkar etmek salaklık olur)
Hani demokraside devlet politikasının şekillendirilmesinde bütün vatandaşların eşit söz hakkı vardı. Mitingler örgüt işi, muhalefet eden akademisyenler, yazar, çizer, vatandaş örgüt işi; hükümeti yıkmaya yönelik eylemleri gerçekleştirmek ve anayasal düzeni değiştirmek için ciddi emareler taşıyan eylemler ve kişiler. Meclisteki muhalefet laiklik takiyesi yapıyor! E be kardeşim, peki bu millet memnun olmadığı bir hükümete nasıl sesini duyuracak?
-Sandıkta!
Sandıkta ha? Peki sandıktaki şaibeler neyin nesi?
  • ADNS formları niye yokedildi? 
  • 5 milyon seçmen mi sandıktan çıktı sandık mı 5 milyon seçmenden? 
  • ADNS kayıtları niye seçim kütüklerine tercih edildi?
  • Bağımsız yargının denetiminde olması gereken demokratik seçimler neden bürokrasiye teslim edildi?
  • Dayakla insanların adaylıktan çektirildiği bir seçim ne kadar demokratiktir?
  • Ülkenin özellikle güneydoğu ve doğu illerinde güvenlik sebebiyle siyasi partilerin miting dahi yapamadığı bölgeler söz konusu iken önümüzdeki seçimin demokratikliğinden nasıl söz edilebilir?

Yargıyı bağımsızlaştıran iktidar!

0 yorum
Başbakan kürsülerden bağırıyor: Yargıyı siyasallaştırmayın. Keza Adalet Bakanı ve iktidarın çeşitli görevdeki mensupları.
Oysa belki de Cumhuriyet tarihinde yargıyı en bariz şekilde siyasallaştıran Hükümet, AKP hükümeti. Nasıl mı? Elbette ki 301 değişikliğiyle!
TCK Madde 301 e ilişkin soruşturma yapılması Adalet Bakanı'nın iznine bağlanmıştır.
Cumhuriyet savcısı dava açmadan önce Bakana (Siyasi bir kişiliğe) soracak: Haşmet mabım hele bi mahkemeden önce sen bakıver bu adam suç işlemiş mi? İşlememişse mahkemeyi boşa uğraştırmayalım.
Sayın Bakanımız da devleti alimizin Ab karşısındaki durumunu göz önüne alarak izin vercek ya da vermeyecek!
Değişikliği yapanların gerekçesi şahane aslında; 301 davaları yüzünden değerli(?) insanlar fikirleri yönünden yargı önüne çıkarılıyor AB kaşısında zor durumda kalıyoruz. E hani yargı bağımsız, kanunlar karşısında herkes eşitti?
Hem üstüne üstlük mahkemelerin de iş yükünü de azaltıyor Bakanımız? (Ülke genelinde mahkemeleri 380 küsür davadan kurtarmış)
Ondan sonra yargı bağımsız da bağımsız. Nah bağımsız! Bir savcı veya hakim ola ki hükümetin başını ağrıtsın hemen ilk kararnamede sürgün, aynı valiler, kaymakamlar gibi. Hele garibim savcılar; düşünsenize bir adalet müfettişi; Cumhuriyeti korumak sana mı kalmış, diye hesap sorup soruşturma yapabiliyor haklarında. (Bknz Ceviz Kabuğu, 9.1.2009, ART)
Siz ancak Allah, din, iman diye beynini yıkadığınız safları kandırırsınız! Bu dünyada işiniz iş, bakalım ahirette ne hesap vereceksiniz Allah'a!

9.11.2008

Erişimi engelleme istatistikleri ve özgülükçü halkımız

0 yorum
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından yapılan çalışmalara ilişkin 01.11.2008 tarihi itibariyle gelen ihbar ve erişimi engellenen site istatistikleri yayımlanmıştır. Yorum yapmadan önce bu istatistiklere bakmakta fayda var.

 

 




929 internet adresine erişim engellenmiş olup, yukarıdaki istatistiklere alan adlarının bazılarına ait 258 adet IP adresine uygulanan erişimi engelleme sayıları dahil edilmiştir.
Bildir - Kaldır (Madde 9) yöntemiyle 301 adet uygun olmayan içeriğin veya bölümün kaldırılması sağlanmıştır.
* 5816 sayılı “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun” kapsamında toplam 225 içerikle ilgili olarak uyarılan İnternet sitelerinin yer sağlayıcılarıyla yazışma yapılmış bu uygulamalar ile İnternet adreslerinin söz konusu içeriklerden dolayı tamamen engellenmesi sakıncası giderilmeye çalışılmıştır.
** 49 erişimin engellenmesi işleminin 32 'si aynı internet adreslerine ilişkin olarak, farklı mahkeme kararlarıyla gerçekleşmiş mükerrer uygulamalardır. Mahkeme kararlarıyla toplamda 17 farklı internet adresine bu suçtan dolayı erişim engellenmiştir.

Kamuoyunda, fikir ve düşünce özgürlüğü kapsamında TİB'in yaptığı erişime engelleme kararları eleştirilmekte. Şimdi yukarıdaki ihbar ve erişime engelleme verilerine bakınca burada fikir ve düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilecek ne var, insanın bir kendisine sorması gerekli?

Sansür(?) karşıtı halkımız internet üzerinden;
  • Telif hakkı ödenmesi gereken film, müzik, kitap vblerini indirip kullanır
  • Bedelli yayın yapan tvlerin yayınlarını korsan olarak internetten seyreder
ama iş yetkili kurumların bunlara erişimini engellemesine geldi mi fikir ve düşünce özgürlüğü havarisi kesilir.

blogger.com veya wordpress.com gibi servislerin altında hizmet alıp da yayımcılık yapan insanlar, bu tür hizmetleri art niyetlerine alet edince bizim İletişim Başkanlığı'nın veya mahkemelerin kolaycılığından, bir kişi yüzünden yüzlerce hizmet kullanıcısı ve o hizmetten faydalanan insanlar mağdur duruma düşer.

Erişimi engelleme istatistiklerinin altında bildir-kaldır denilen bir yöntemden bahsedilir şayet bu madde hükmüne olumlu yanıt alınamaz ise (ki blogger.com, kaldırılması istenen içeriğin kaldırılacağı taahhütünü de vermez)  engelleme kararı uygulanabilir. Bazen verilen mahkeme kararlarında 9.madde es geçilerek doğrudan erişimi engelleme istenmiş olabilir (gerekçeli kararlar yayınlanmadığı için bilemiyoruz) bu durumda kalmamak için yargı mensuplarının bu konuda aydınlatılması gerekmekte ve binlerce insanın mağduriyetinin önüne geçilmesi gerekmektedir.

youtube.com meselesi de kuvvetle muhtemeldir ki aynı şekildedir. Bildir-kaldır karşılıklı işletilememiş veya youtube.com talebe olumlu yanıt vermediğinden erişimin engellenmesine hükmedilmiş olabilir. youtube.com üzerinden Atatürk aleyhine işlenen suçlar sebebiyle erişim engellenmesi gerçekten ülkemizin uluslararası hukuk bakımından acziyetini gösterir. Uluslararası sözleşmeleri kendi hukukunun üstünde tut fakat kendi hukukunu işletmekte aciz kal! Burada iş hukukçulara düşüyor. Genelde bir ülkede yabancı ülkelerin bayraklarını yakmak vb hakaretler suçtur. Bazı özgürlükçü yazarımız-çizerimiz Atatürk'ü koruma kanunu olarak bilinen kanuna dayanarak; insanlara zorla Atatürk'ü sevdiremezsiniz, bu çabadan vazgeçin diye feryat ederek kanunun kaldırılmasını istiyorlar. İyi de işin ilginci; Atatürk'ü sevin edin, eyleyin diyen yok ki; bu kanun Atatürk'ü sevmeyenler için değil hakaret eden, aşağılayan ve onun şahsında bir milletle beraber bir devlete hakareti bir tutan bir kanundur. Mustafa Kemal Atatürk bu konuda eşsizdir çünkü hiçbir devlet ve millet bir şahsiyetin varlığında vücut bulacak o birlikteliğe kavuşamamıştır. Atatürk; Türk milletidir, Türk devletidir.
Madem İletişim Başkanlığı; yabancı bir ülke kanunların tabi olarak uluslararası hukuki dahi takmayan bir işletmeyle hukuken başedemiyor o zaman kanun koyucuya hukukun ona göre düzenlenmesi için araştırma yapıp yol göstermelidir.
Eğer şikayet edilen, kaldırılması istenen içerik belli ise bu, servis için zaman ve engel teşkil edecek bir çalışma değildir. Hep dediğim gibi engelleme kararlarında gerekçe ve ayrıntılar belli olmadığı için engellemeyi herkes kendince yoruyor ve bir yere bağlamaya çalışıyor.

Tekrar telif konusuna dönecek olursak; aslında bu tür hizmet veren servislerin kullanım sözleşmeleri okunduğunda zaten, telif hakkı başkasına ait olan  eserlerin, yayınların yapılamayacağı ve o hizmetten faydalanarak eser yayınlayanların da eserlerini  kamuya açık eser haline getirdikleri anlaşılmaktadır. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki: Telif hakkı size ait olmayan bir eseri bu servislerde yayınlamanız o eseri telifsiz kamuya açık hale getirmez şayet size ait eser ise o telifsiz kamuya açık hale gelir.

Birşeyleri savunmadan, yermeden önce neyin ne olduğunu bilmek gerek demek durumunda kalıyor netice olarak. Her engel fikre ve düşünceye çıkarılmıyor bu internet denen deryada. Tekrar başa dönüp istatistiklere bir göz atmakta fayda var.

9.07.2008

Ortak akıl hareketi

0 yorum
Gerçekten ortak oldukları aşikar! Neyle ortak derseniz, hemen söyleyeyim: Uluslarötesi sermaye ile.
Ortak akıllarında ne yatıyor? T.C. Anayasası'nı degiştirmek. aman ne güzel, herkesin isteği bu değil mi?
Evet, bittabi!
Ama bunlar milli irade üzerindeki vesayeti kaldıracak bir anayasa değişikliği istiyorlar. Milli irade(!) üzerindeki vesayet ne, onlara göre? Yargı kararları! Nasıl?

Çünkü bu uluslarötesi sermaye piyonları, aynı ABnin söylettiği gibi egemenliğin bizatihi yürütme ve tahakkümü altında bulunacak olan mecliste olmasını istiyor ve egemenliği kullanma yetkisine sahip Yargıyı hazmedemiyor.
Bir hukuk devletinde asıl olması gereken budur; egemenlik hakkında sahip kurumların birbirini denetlemesi ama özellikle eşitler arasında önde geleni olan yargının hem yürütme hem de yasamayı denetleme hakkının olmasıdır. Milli irade; yasama değildir, yasama, yürütme ve yargının ortak adıdır.

Hemen hemen her şehirde askı ilanlarında (billboard) Anayasamızın bir maddesine vurgu yapıyorlar : Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. Madde 6. Ama o kadar devamını dile getiremiyorlar. Ne diyor Madde 6  devamında :
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.
Noldu ortak akıllılar? Aklınız burayı yorumlamaya basmıyor mu? Yoksa anayasadan bihaber o çok sevdiğiniz milleti bu maddenin ilk paragrafıyla gaza getirip yargı üstüne çullanmaya mı çalışıyorsunuz?
Daha ne diyeyim, hay sizin aklınıza...
Ortak aklına ettiklerim, askeri darbeye karşı çıkarlar ama paralı, kadife, turuncu darbecilerin kıçını yalarlar.
Y.N.ÖZTÜRK doğru demiş: Bu allahla aldatmayı kendine şiar edinmişler, kendi aralarında şeytan görmüş gibi tepki verdikleri, küfrettikleri demokrasi lafını meydanlarda dillerinden hiç düşürmezler.

7.07.2008

Nasıl Biter?

0 yorum
-Ne nasıl biter?
- Elbetteki şu malum soruşturma.

En son pazar günü, ART'de Ankara Rüzgarı'nda Baybal'ı dinledikten sonra ben kararımı verdim: Bu iş ya hukuki bir fiyasko olarak T.C. tarihinde yerini ayır veyahut da ...
"... " kısmı için çok farklı düşünceler cereyan ediyor beynimde. Dile getirip getirmemekte tereddüt ediyorum.

Bir yıla yakın bir süredir devam eden bu soruşturma öncelikle neidüğü belirsiz, dönme, ajan, ipne birisi olan Tuncay Güney isimli bir adamın ifadesiyle başladı. Asıl mesele bu adamın neden serbest bırakıldığı ve şu an Kanada'da bir sinangogda haham olarak kendine nasıl yer bulduğudur.

Bunları geçtim; benim açımdan hukuk kullanılarak savcı çok pis oltaya getirilmiştir ve kancadan kurtulmaya çalıştıkça da midesine kaçmaktadır. Onun onla fotoğrafı varmış, onunla aynı toplantıda bulunmuş, iki kişi telefon konuşmasında senin adını zikretmiş...
Temennim, savcılık makamının sudan çıkmadan, bir an evvel bu zokayı çıkarmayı becebilmesidir. Bu işin sonu ya fiyaskodur! Fiyaskonun büyüğü, küçüğü olur mu? Hükümet, arkasında bu kadar durduğu bir soruşturmanın fos çıkmasından bir yara alır mı (Kapatılmadan tabii ki)? Bunları bilemem ama çeşitli fikirlerim var...
Sonuçta benim için bu soruşturmanın neticesi görünmüştür, savcı ve yargı ne zaman ne görür bilemem. Tutuklu ve gözaltındaki cumhuriyetçi, vatansever,milliyetçi, ulusalcı insanlardan daha fazlası mezara tahliye olmadan birileri birşeyler görse çok iyi olacak.

Hala daha arayış içinde olanlara kafa karıştıran iki soru:
1- Eğer birileri darbe yapacaktıysa kapatma davası niye açıldı?
2- Kapatma davasına giden yolu darbeciler(!) açmadıysa kim açtı?

2.07.2008

Yargı kullanılır mı?

0 yorum
Şahsen, yargının kullanılamayacağı inancımı hala daha kuvvetli bir şekilde korumaktayım. Yargı kullanılmaz, aldatılır!

Çok da zor değil. En basitinden bir örnekle açıklayayım: İnsanların hukuktan doğan çeşitli hakları vardır ve bu hakları hukuki yollardan edinir veya hukuki bir işlem sonucu kaybederler.
Hukukta esas alınan belge, beyanatta sahtecilik, aldatma yapılarak yargı aldatılabilir. Düzenlenen sahte belgelerle bir kişinin bir şirket üzerindeki hakları tamamen elinden alınabilir ta ki o belge. beyanatın sahte, düzmece olduğu ortaya çıkana kadar.

Ergenekon vb soruşturmalarda savcılık makamı ve mahkemelerin sahte belge, yalan ifade ve kurgularla yanıltılması imkanı mümkün. Çünkü savcı önüne gelen iddiaları, verilen ifadeleri, saçılan belgeleri araştırmak ve soruşturmak zorundadır, görevi budur. Bu konuda elbette ki şüphem yok.

Asıl rahatsızlık veren ve şüphe uyandıran konu ise soruşturma süresinin yaklaşık bir yıla yakın bir zaman alması ve henüz iddianamenin ortaya konulmamış olmasıdır. Değer verdiğimiz bazı insanların, henüz net bir şekilde öğrenemediğimiz sebeplerle gözaltına alınmaları üzüntü veriyor.

Masum olduğuna inandığımız insanların gözaltına alınmalarından dolayı, yargı yerine medyanın hüküm vererek adeta suçluymuşlar gibi afişe etmeleri kadar adi, şerefsizce bir eylem olamaz heralde!


Sayın savcının eline gelen veriler ışığında hazırlanmış bir iddianamesi yok, mahkeme tarafından davanın kabul edildiği ve hüküm verildiği de yok. Medya ve paranoyak iktidar kendi kendine gelin-güvey oluyor.

Hiç kimsenin gözardı edemeyeceği bir husus var o da : Suçu ispat edilene kadar herkesin masum olduğudur.

14.06.2008

Sevmek ya da sevmemek, bütün mesele bu (mu?)

0 yorum
Yazıya nasıl başlasam? Bilmiyorum... Bir yerden başlamak lazım.

Bir insanı sevmekle mi başlar ve biter olay? Konu beşeri bir durum olsaydı buna evet diyebilirdim ama öyle değil. Sosyal ve siyasi bir olay/durum söz konusu olunca sevmek ya da sevmemekle iş bitmiyor.

Gazete köşelerini, ana haber bültenlerini ve tartışma programlarını cana getiren olay neymiş?
Bir tartışma programında iki genç kız Atatürk'ü sevmediklerini ve Humeyni'yi sevdikleri dile getirmekle kalmamış İngiliz himayesinde yaşamayı Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşamaya tercih ettiklerini dile getirmişler ve mevcut cumhuriyet yönetimini aşağılamaya yönelik cümleler sarfetmişler. Ekranlarda uzatılan mikrofonlara verdikleri demeçlerde(!) söyledikleri sözleri izah etmeye çalışmışlar ama boş...

Söz konusu sevilmeyen kişi kim? Mustafa Kemal Atatürk. Sevilmeyebilir mi? Bence sevilmeyebilir, insanlara bir kişiyi zorla sevdiremezsiniz. Söylenen sözler, aldıkları eğitimin bir tezahürü! Sözü söyleyen kişi bu ülkenin bir vatandaşı değil, iltica etmiş başka bir ülkeye. Bu ülkeyi, devleti ve milleti hiçe sayıp, değer vermeyip kaçmış! Kaçan bir kişinin kaçtığı bir yeri eleştirmeye hakkı var mı? Bence yok! Hele eleştirmeye hiç hakkı yok!

Zaten devleti ve milletiyle bir ülkeden kaçmış birinden, o ülkeye ve değerlerine saygı duymasını beklemezsiniz. Bir düzeni eleştirebilmeniz için önce onu kabul etmeniz gerekir fakat bu kız kaçmış, reddetmiş... Sadece Müslüman(!) olduğu için ve ülkesinde nasıl bir müslümanlık yaşandığını bildiği (bildiği biraz meçhul ama) bir adamı sevmeyi, Mustafa Kemal'e tercih etmişse, şahsen cehalete yorarım ben bunu.

Fatih Altaylı, bence geçmişiyle tanıdığı bu kızı konuşturarak bir tesbite ön ayak olmuş. İyi yapmış kötü yapmış orası ayrı konu.
Kızın söylediklerinde hakaret, aşağılama veya bir suç unsuru varsa yargı gereğini yapacaktır zaten.

Fatih Altaylı'nın gündeme getirmeye çalıştığı konu; bu kız vb zihniyetteki insanların bu ülke içerisinde bir şekilde yetiştirildiğidir. Tartışılması gereken bence budur. Kız vaka değil, neticedir. Bu neticeyi ortaya koyan vakayı değerlendirmek gerek.

Senato ve Yargının Egemenlik Hakkı

0 yorum
Son günlerde gerek türban konusunda, gerekse kapatma davası konusunda Anayasa Mahkemesi'nin kararı ve yargılama süreci senato konusunda çeşitli tartışmalara çanak tutmuştur.
İktidar; egemenlik yetkisinin Anayasa ile millete verildiğini ve Anayasa Mahkemesi'nin TBMM'nin bu yetkisine tecavüz ettiğini öne sürmekteler. Hatta Juristokrasi gibi bir tanıma sığınıp devleti yargının yönettiği gibi savlar öner sürerek yargının egemenlik hakkını tartışmaya açmaktalar. Oysa ki Anayasa'da:
MADDE 6. – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
denmektedir. Bu yetkili organlar nelerdir? Elbetteki yasama, yürütme ve yargıdır yani doğal olarak yargı da Anayasaya göre egemenlik yetkisini kullanma hakkına sahiptir. Özellikle, egemenlik yetkisi sadece ve doğrudan TBMMye değil de yetkili organlara dağıtılmıştır. Bunun temelinde de bu yetkili organlardan özellikle yüksek yargı, yasamayı kanunlar nezdinde kontrol ve denetim altında tutma yetkisine kavuşmuştur. Neticede, millet egemenliğini kullanma yetkisi salt TBMM'ye ait değildir.

Anayasa Mahkemesi mi Senato mu?
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var: T.C. nde Anayasa Mahkemesinin teşkilatlanmasında özellikle iktidarın hegemonyasını kırmak için (genellikle demokrasilerde bu böyledir) üye seçimlerinde Cumhurbaşkanıyla birlikte diğer yüksek yargı organlarına da üye verme yetkisi tanınmıştır.

Amerika vb. çift kanatlı parlamentolarda öyle bir teşkilatlanma kurulmuştur ki; yürütmenin görev süresi sonunda seçtiği senato ve yargı üyeleri kalmakta ve gelecek bir sonraki iktidarı kontrol mekanizmasının içinde yer almaktadır. İşte bu şekilde iktidar hegemonyasına engel olunmaktadır.

Senatoya ihtiyaç var mı yok mu konusuna gelince; öncelikle ne için senatoya ihtiyaç duyuluyor ona bir bakmak lazım. Şimdiki Anayasa Mahkemesinin teşkilatlanmasında doğrudan iktidarın etkisi bulunmaması, verdiği kararların çoğunun iktidar aleyhine çıkmasından dolayı iktidarı rahatsız etmekte ve senatonun bunun çözümü olacağı düşünülmektedir.

Yaptığım araştırmalarda, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim KILIÇ'ın Başkanvekilliği döneminde (zannedersem 2005 yılı, tarih bulunmuyor makalede) yayınladığı bir makalede bu konuya değindiğini gördüm. Bu çalışmasında hem yüce mahkemenin hantal yapısıının değişmesine yönelik dünya ölçeğinde kıyaslamalarla öneriler bulunmasının yanında bir de Anayasa Mahkemesi teşkilatlanmasa TBMM'nin de üye verebilmesi konusunu gündeme getiriyor ve şöyle diyor :
146. maddede önerilen en önemli ikinci değişiklik, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce Anayasa Mahkemesi’ne üye seçimiyapılmasına ilişkindir.

1924 Anayasası’na göre egemenlik gücünü yalnız başına kullanan Parlamento, 1961 yılından itibaren bu gücü Anayasa’da öngörülen esaslara göre “yetkili organlar eliyle” kullanılacağının belirtilmesiyle sözkonusu yetkili organlarda yasama organına ait
egemenlik gücünden kullanmaya başlamışlardır. Bu yetkili organlardan birisi de Anayasa Mahkemesi’dir.

Her ne kadar anayasa yargısı temel meşruiyetini korumuş olduğu insan hak ve özgürlüklerinden almış olsa da, kullandığı egemenlik gücü üzerindeki tartışmaların en aza indirilmesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Mahkeme’ye üye seçme olanağı verilmesinin olumlu katkılar sağlayacağına inanılmaktadır.

Bu bağlamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçim için 4 üyelik kontenjanı düşünülmekte, bunlardan 2’si Yüksek Öğretim Kurulu ve Barolar Birliği’nce önerilecek 3’er aday içinden seçilmesi, diğer 2 üyeliğin ise Sayıştay Başkan ve üyeleri arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce doğrudan yapılacak seçimlerle doldurulması öngörülmektedir.

Hemen belirtmek gerekirse; 1961 Anayasası’nın 145. maddesinde Anayasa Mahkemesi için öngörülen 15 asıl üyenin 5’i ve 5 yedek üyenin ikisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu’nca seçilmekte idi. Başka bir anlatımla, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne üyelerin üçte birini seçebilme imkanı verilmiştir. Yeni öneride bu sayı dörtte birin altına indirilmekte, diğer taraftan da Kurumların önerileri ile sınırlandırılmış bir seçim yetkisi tanınmaktadır.

1961 Anayasası’na göre Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosuna verilen kontenjana o dönemde 18 üye seçimi yapılmış, bunların tamamına yakını yargı mensupları arasından tercih edilmiştir.
Makalenin 8. sayfasında da diğer ülkelerdeki anayasa mahkemesi üyelerinin hangi kaynaklardan seçildiği gösteren bir tablo bulunuyor.

(Bu noktada da şunu belirtmekte fayda var: AB'nin "Türkiye Kemalizmden kurtarılmalı" dediği işte bizim bu anayasal yapımız. AB, her teşkilatta seçilmişlerin ve özellikle de yürütmenin etkili olmasını istiyor. Çünkü sermayenin yürütmeyi etkilemesi eldeki imkanları dolayısı ile oldukça kolay ve bu durum sermayenin işine gelir. Ama bizdeki teşkilatlanma sermayenin ülke üzerindeki (özellikle de yürütme) tesirini azaltacak şekilde bürokratik, daha doğru anti emperyalist. Yani kurumlar doğrudan yasama ve yürütmenin etkisinde değil, bunların ve daha önceki iktidarın oluşturduğu teşkilatlanmalar içinden doğuyor. Karar mekanizmaların bir anda ve şuursuzca kararlar verebilmeleri engelleyen birbirine bağımlı bir devlet teşkilatı, işte Kemalizm diye içimizdeki liberallerin ve AB'nin kurtulmak istediği bu. Doğrudan sermayenin tesirine açık bir devlet teşkilatı daha doğrusu örgütü. Çünkü ABnin istediği hiyeraşik bir devlet düzeni değil başına buyruk bir yürütme.)

Parantez epey uzun oldu ama değdi. Nerede kalmıştık, hah Anayasa Mahkemesi!
Neticede bir açılım yapılması gerekiyorsa bence senato konusu dolambaçlı ve zor bir konu, H.KILIÇ'ın Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde TBMM'nin de etkisinin olması önerisi bu tartışmaları noktalamak konusunda dikkate değer.
Sonuçta senato diye ortaya konacak olan yapı da bir yanda seçilmişler bir yanda atanmışlardan oluşacak bir yapı olacak. Bürokratik elitten dert yanan iktidar, şimdi kendi bürokratik elit zümresini oluşturup devlet teşkilatında etkili bir hale getirme çalışmalarının alt yapısını yapmaya çalışıyorlar. Bunun başını da Meclis Başkanımız çekiyor ama yaptıkları toplantıda meclis içinde destek bulamadılar.
Hem zaten ülkemiz liberalleri, o kadar destek verdikleri iktidara bu konuda (bürokratik elitten dert yanıp da iktidarın kendi bürokrasisini oluşturma çabalarına) destek çıkarsalar ( ki çıkanları da yok değil) kendi tükürdüklerini yalamış duruma gelirler.

İktidarın bu tutkusu hayalden öteye gider mi? Sanmıyorum ama bekleyip görmekte fayda var.

13.06.2008

Adalet isteyen, önce hukuka uysun!

0 yorum
Adalet istemeyen var mı bu ülkede?
Bu ülkeyi bırakın dünya adalet istemeyen yoktur.
Hepimiz her konuda adalet isteriz; ücretlerde, öğrenimde, sağlıkta,ulaşımda, vergilerde...
Evet, istemek kolay! İsteyenin bir yüzü kara ...
Demokratik, sosyal, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes hakkı doğal hakkı olan adaleti ister.
Adaleti isteriz ama adalet neye göre sağlanır işte ondan bihaberiz. Adaletin sağlanmasında temel alınan kurallar koyulmuştur ortaya işte buna da hukuk diyoruz. Kendi içinde bölümlere ayrılıyor, uzmanlık konusu, girmeye gerek yok, şimdilik...

Adalet isteyenler nedense hukuku hiç hesaba katmaz ve kendi aleyhlerine olan her yargı kararını adaletsizlik olarak nitelerler, çünkü adalet sadece bizim için vardır; başkasının adalete ihtiyacı yoktur. Hukuk; taraflara çeşitli sorumluluk ve görevler yükler. Hukuku çiğner iplemezsen adaletin kırbacını yer, adalet istiyorum diye yırtınırsın.

Ülkemizde adaletin olduğuna (hemen hemen her konuda) inanan pek kimseye rastlamadım bu aralar. Bu topraklarda adaleti gören olmadı mı hiç benden ve hüküm veren hakimlerden başka?

Neyse arkadaş, bu yazı çok uzamadan sonuca geleyim: Adalet istiyorsan, önce hukuka uyacaksın! Hem hukuka uyma hem de adalet istiyorum diye poponu yırt. Yok öyle yağma...

Kişi, kurum, siyasi parti fark etmez önce hukuk sonra adalet. Hukuk olmadan adalet olmaz zaten, hatırlatırım!

Söz temsil: Gazetelerin, internet sitelerinin, tv ekranlarının, radyoların köşe taşları yargı sürecinde bulunan bir dava (adı lazım değil baş harfi AKP kapatma davası) hakkında, taraflar hakkında davanın gidişatını etkilemeye yönelik her türlü haltı yemekte, hakimleri önceki kararlarından hareketle hedef göstermekte sonrasında ise adalet istemekteler.
Hem hukuku ipleme hem de ardından yargının verdiği kararı adil bulma. E doğal, uymadığın hukukun kararı nasıl sana adil gelebilir ki????

13.05.2008

Kamu bankalarının Çalık Grubuna verdiği kredinin kaynağı?

0 yorum
Türkiye'nin malumu, Sabah gazetesi ve ATV Çalık grubuna satışı onaylandı.  Katar devletinin sırf bu alım için kurduğu şirketle ortaklığı ve Çalık grubunun riskinin özel bankalar nezdinde düşük olması sebebiyle hükümetin de desteğiyle kamu bankaları olan Halkbank ve Vakıfbank'ın sağladığı krediyle teminat ve finansman sağlandı.

Yaptı yapmasına da ticari olarak grubun medya sektöründe kredi yönünden riski yüksek olmasından dolayı iktidarın da olaya el atmasıyla kamu bankalarının grubun kredi ihtiyacını karşılaması (yüksek riske rağmen) halkın çoğunluğunu ve muhalefeti rahatsız etti.

Bunlar gündemde, halkın gözü önünde ceryan ederken benim dikkatimi başka bir konu çekti:

Adalet Bakanlığı'nın yayınladığı "Mahkeme Emanet Paraları ile İcra-İflas dairelerince Tahsil Olunan Paraların Yatırılacağı Bankalar" konulu genelgede söz konusu dairelerin özel bankalarda bulunan emanet paralarının haziran ayı başına kadar Vakıflar Bankasına transferi öngörülüyor. Mevcut emanet hesabındaki paralar öyle az buz da bir para olmasa gerek! Bir mahkemenin emanet hesabında ortalama 150 bin YTL olduğu düşünülürse (İnternetten edindiğim bilgilere göre sayı olarak sadece bölge idare mahkemelerinin sayısını bulabildim o da 28 adet her bölge altında en az 3 mahkeme olduğunu varsaysak 84 eder.) toplamda 12.600.000 (12 milyon altı yüz bin) YTL mevduat eder. Adli yargı mahkemelerinin sayısının da 1.400 civarı olduğu ATO raporlarında geçiyor, onlarda da ortalama 50.000 YTL bulunuyor desek eder 70.000.000 YTL.
Gerçi 750 milyon dolar yanında pek önemli bir tutar değil ama bu şekilde kamu elindeki çeşitli mevduatları kamu bankalarına aktarmak ekonomiye nasıl yansır merak ediyorum? Sayın ekonomistler var mı bir fikriniz? Acaba diyorum; iktidar yargının elindeki vatandaşların yatırdığı bu yargılama giderlerinin emanet alındığı hesapları göz önüne alarak mı kamu bankalarını bu kadar riskli bir krediye zorladı. Nasıl olsa kamu bankalarına bir şekilde devlet teşkilatından kamu bankalarına likidite sağlarız diye düşünüyorlar olsa gerek!!! Madem özel sektör adamıma kredi vermiyor, ben yolumu bulurum...
Bağlantı : Çalık grubu 200 milyon dolar borç aldığı yatırımcıları nasıl kandırdı?

3.05.2008

Sigortalıların Şövalyesi : Ali TEZEL

0 yorum
Ali TEZEL, bu müstesna şahsiyeti Türkiye sathında tanımayan kalmadı. Ama o şöhretini, şaşalı gösteri dünyasından değil emekçileri hakları konusunda aydınlatıp, sosyal güvenlik kurumunun haksız uygulamaları ve açıklarını dile getirerek edindi.

10.09.1966 tarihinde Ödemiş'te doğmuştur. İlkokulu Ödemiş'te tamamladıktan sonra ortaokulu devlet parasız yatılı olarak İzmir Buca Lisesi Ortaokulunda ve Lise'yi de yine devlet parasız yatılı olarak Konya Atatürk Sağlık Meslek Lisesi'nde 1985 yılında tamamlamış ve aynı yıl Nevşehir'de sağlık memuru olarak göreve başlamıştır. 1987-1989 yıllarında Ankara Numune Hastanesi Hızır Acil Servisinde geceleri çalışıp, gündüzleri de Hacettepe Üniversitesi Anestezi Teknikerliği bölümüne devam etmiştir.

1989 yılında İzmir Alsancak Devlet Hastanesi acil servisinde geceleri çalışırken, gündüzleri de Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler Bölümüne başlamış ve 1993 yılında, 4 yılda tamamlamıştır.

1995 yılında ÖSYM tarafından yapılan merkezi sınav sonrasında girdiği SSK Sigorta Müfettiş Yardımcısı sınavı ile SSK'da Sigorta Müfettiş Yardımcısı olarak göreve başlamıştır.

1998 yılında da Sigorta Müfettişliğine atanmış olup, halen Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı, İstanbul 1 Nolu Grup Başkanlığı'nda Başmüfettiş olarak görev yapmakta olup ve 2004 yılından, görevden alındığı 2007 yılı ekim ayına kadar da Grup Başkanı olarak görev yapmıştır.

10 yıla yakın zamandır AKŞAM Gazetesinde haftanın üç günü ( Pazar, pazartesi ve çarşamba günleri) “Çalışma Hayatı” ile “Sosyal Güvenlik Köşe”sini hazırlamıştır. 2 yıla yakın süreyle pazar günleri SKYTURK Televizyonunda (saat 13.10) canlı olarak Çalışma Hayatı Proğramının yapımcı ve sunuculuğunu da üstlenmiştir.

İlki (Yargı Kararlarıyla Donatılmış Sosyal Sigorta Mevzuatı ve Bağ-Kur Yasası) 1998 de ve diğeri (Sosyal Sigortalar Mevzuatı ve Örnek Yargı Kararları) 2000 yılında ve diğerleri 2005 yılında olmak üzere, yedi adet yayınlanmış kitabı bulunmaktadır.

Halen, AKŞAM Gazetesinde yazı dizileri ve (salı-perşembe-cumartesi günleri)köşe hazırlamaktadır. 2005,2006 yıllarında her cumartesi günü saat 12.00 de Kanaltürk Televizyonunda “Ali Tezel’le Çalışma Hayatı” programını hazırlamış ve sunmuştur. Şimdi ise her cumartesi Samanyolu Haber (SHaber) Kanalında saat 21.20 de başlayan ve 22.55 de sona eren "Ali Tezel'le İşimiz Var" programını hazırlayıp canlı olarak sunmaktadır.

Eşi öğretmen olup dört çocuk babasıdır.

Kendi internet sitesindeki özgeçmişi böyle diyor. Ama ben onu, affına mahcuben "Sigortalıların Şövalyesi" olarak tanımlamak istiyorum. Sosyal güvenlikte açık gedik ne varsa dile getiriyor, insanlara, köhne sosyal güvenlik düzeni içerisinde refaha giden yolları gösteriyor.
Ali TEZEL gibi şovalyelere her konuda ihtiyacımız var ama bunu yapabilecek insanlarda yürek olması gerekir.

İlk türkiye gündemi sarsan girşimi emekli maaşını artırma konusunda olmuştu. Bu durum medyada çok sıkı gündeme gelince durum, yetkililer tarafından farkedildi ve gerekli yasal düzenleme yapılarak emekli maaş artırımının önüne geçildi. Hatta bu durum kendisinin görevden alınmasına dahi sebep oldu. Ülkemizde çalışan, yanlışı gören bürokratın durumu genelde hep böyle olur.

Ali TEZEL durdu mu? Hayır!
Yeni sosyal güvenlik yasası yürülüğe girdiği zaman yaş konusunun gündeme geleceğini söyledi ve ileri yaşta emeklilik olacağını dile getirip bundan faydalanmak isteyenlerin yasa yürülüğe girmeden önce sigorta girişi yapmasını önerdi.

İş o raddeye vardı ki daha konuşma bile bilmeyen bebeklerin, 16 ve 14 yaş altı çocukların nasıl sigortalı yapılabileceği Türk Milleti'ni aydınlatmaktan geri kalmadı. bu çalışmalar sebebiyle sigorta kurumları tarihleri boyunca hiç yapmadıkları kadar iş yapmak durumunda kaldılar. Öyle ki insanlar sigorta giriişi yapabilmek için sigorta müdürlükleri önünde metrelerce kuyruk oluşturdular.

İktidar birşeyler yapmaya çalıştıkça Ali TEZEL de insanların bu düzenlemelerden en az zarar ile çıkmaları için gerekli yolları gösteriyordu.

Ali TEZEL, kılıcını kuşanmış halkı için yeni kurtuluş yolları arıyor. Yolun açık olsun, senin gibilere ihtiyacımız var.

16.04.2008

Türkiye'de düşünce özgürlüğü yok (mu acaba?)

2 yorum
Cemil İpekçi, Guardianturk te yazdığı bir yazıda dile getirdiği görüşlerinden dolayı kendisine yöneltilen eleştiri ve ithamlardan dolayı Türkiye'de düşünce özgürlüğü olmadığına kanaat getirmiş ve internethaber de bunu haber yapmış.

Yazıdan giriş:

Türkiye’de düşünce özgürlüğünün olmadığını geçen üç dört ay içerisinde daha iyi anladım. Benden başka pek çok kişinin de savunduğu gibi, üniversitelerde türban yasağının bireysel özgürlükler açısından yanlışlığını ifade ettim. Ben bir düşünce dile getirdim ama karşıma çoğunlukla bir başka düşünceyle çıkılmadı.
Bu süreci kamuoyu çok iyi biliyor. Bazıları cinsel seçimime doğrudan ya da dolaylı göndermeler yaparak saldırdı. Bazıları da bu düşünceleri dile getirmemi, iktidardan maddi kazanç sağlama isteğime bağladı. Bu sırada asılsız o kadar çok iddia gündeme getirildi ki, saymakla bitmez.

Düşünce özgürlüğü izafi bir değer. T.C. olarak Anayasa'da (Md.25,26) özgürlük tanınsa da "Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir." diye bir fıkra bulunur.

Dile getirilen bir düşünceden dolayı çeşitli çevrelerden alınan tepkiler, nasıl oluyor da Türkiye'de düşünce özgürlüğü olmadığı şeklinde değerlendiriliyor şaşkınlıkla seyrediyorum. Bu sadece Cemil İpekçi'ye özgü bir tutum değil, ülkemiz yazarının, çizerinin genel tavrı. Söylenenler karşısında bir tepki doğduğu zaman hemen öne sürülen; Türkiye'de düşünce özgürlüğü olmadığıdır. Garip! Hayır noldu anlamadım! Söylediklerinden dolayı hakkında soruşturma mı açıldı, karakola çekilip dövüldü mü, hakkında hapis kararı mı çıktı?

Sen nasıl bir düşünceyi dile getirme hakkınına sahipsen karşındakiler de buna mukabil birşeyler söylemek ve söylenenleri eleştirme hakkına sahipler elbette. Karşıdakinden hoşgörü ve tahammül bekliyorsan aynısını sen de göstermelisin.

İlginç! Bazı şeyleri söylemeden önce bir terazide tartmak gerektiğine inanıyorum. Şimdi bir restorana gidip, garsonun giysisini beğenmeyip, çatalın kirinden dem vurup restoranı birbirine katıp kıçına tekmeyi yiyince; bu ülkede düşünce özgürlüğü yok diye feveran etmek gibi bir durum bu.

Haa! Söylediklerin karşısında hakaret eden olur, cinsel minsel yaşamını ortaya katıp hakir görenler olur o ayrı. Şahsa hakaret vs durumlar için yargı yolu açık. Hakaret aşağılama, haysiyete taciz söz konusu ise ya (kendine yakıştırıyorsan) onlar gibi cevap verirsin veya yargıya gidersin. Düşünce özgürlüğü yok diyerek bu tür yaklaşımlara sözde aydın popülizmi yaparak tavır koymak pek şık durmuyor düşünce özgürlüğü açısından.

8.04.2008

Bilimi tahakküme alan AB'nin 301 takıntısı

0 yorum
Ceza yasalarıyla tarih ve bilimi tahakküm altına alarak "Ermeni Soykırımının olmadığının dile getirilmesini" suç sayan Fransa önderliğindeki AB'nin 301 takıntısı ve baskısı devam etmektedir.
Bir devletin kendini ve teşkilatını koruması kadar doğal bir reflekse karşı çıkmak ne kadar akılcıdır bilemiyorum. Öncelikle Avrupadaki devletlerde benzer maddeleri bir görelim.

ALMANYA- Ceza Kanunu, Madde 90: " Her kim bir toplantıda veya yazılı neşriyatın dağıtılması suretiyle alenen Almanya Federal Cumhuriyeti'ne veya federe devletlerine veya anayasal düzenine hakaret eder veya kötü niyetle AŞAĞILARSA veya Almanya Federal Cumhuriyeti'nin veya federe devletlerden birinin renklerini, Bayrağını, Armasını Veya Ulusal Marşını Tahkir Ederse üç yıla kadar hapis veya para cezası ile cezalandırılır."

İTALYA- Ceza Kanunu, Madde 292: " Her kim ulusal bayrağı veya devlete ait diğer bir sembolü aşağılarsa bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."

POLONYA- Ceza Kanunu, Madde 133: " Her kim Polonya Halkını ve Polonya Cumhuriyeti'ni alenen AŞAĞILARSA bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."

İSPANYA- Ceza Kanunu Madde 543: "...İspanya'nın, özerk bölgelerini veya simge ve amblemlerinin Sözle, Yazıyla Veya Eylemle alenen AŞAĞILARSA veya KÜÇÜK DÜŞÜRÜRSE, yedi aydan 12 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır."

DANİMARKA- Ceza Kanunu Madde 110;" Her kim bir milleti, devleti veya bayrak ya da alametlerini veya Birleşmiş Milletleri ya da Avrupa Parlamentosu' nu alenen AŞAĞILARSA dört aya, eğer ağırlaştırıcı nedenler varsa iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."

FRANSA- Basın Özgürlüğü Kanunu Madde 30: "...hiç kimse Fransız ulusunu, Fransız devlet kurumlarını aşağılayıcı yayın yapamaz"

PORTEKİZ- Ceza Kanunu Madde 332 "...Her kim sözle, hareketle, yazıyla veya
bir iletişim aracıyla Cumhuriyeti, ulusal bayrağı veya ulusal marşı, Portekiz
hükümranlığının herhangi bir sembolünü veya amblemini aşağılar veya gerekli
saygıyı göstermezse 2 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır." *

Şimdi bir de bizdeki maddeye bakalım:

TÜRKLÜĞÜ, CUMHURİYETİ, DEVLETİN KURUM VE ORGANLARINI
AŞAĞILAMA
Madde 301 - (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti
Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen
aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk
vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında
artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce
açıklamaları suç oluşturmaz.
Bizdeki maddeler ile AB ülkelerindeki maddelerde bir fark dikkatinizi çekti mi? Aaaaaa, oldu mu şimdi?

301. Madde'nin 1. fıkrasının ne ile başlıyor? Türklüğü....
Evet, işte AB'nin asıl karın ağrısı burada başlıyor. T.C. Anayasası'nda içindeki bütün unsurlarla bir milleti tanımlayan Türklük tanımı hazımsızlıklarının temeli.

Örnek verilen yabancı ülke yasa maddelerinde ağırlıklı olarak devlet, federasyon, eyaletler, marşlar bunların simgeleri hatta renklerine karşı bir tahkirin cezalandırılması ön görülüyor.
T.C. her ne kadar batı tarafından devletçi (Kemalist) görülse de yasaları devlet teşkilatından önce milletin tahkirini cezalandırmayı öngörür. Çünkü devlet, egemenliğini ve bunu kullanma yetkisini doğrudan milletten alır ve en başta da egemenliğin kaynağı görülen milleti koruma içgüdüsüyle hareket eder.
Aslına bakılırsa bu durum; "devlet için millet mi, millet için devlet mi?" kısır tartışmasının da cevabını doğal olarak yasalarla vermiştir. Devlet millet için vardır ve öncelikle milletin varlığını ve haysiyetini korumayı kendine şiar edinmiştir.

Peki AB'nin bu 301 çığırtkanlığıyla milletle ne alıp veremediği vardır?
301 kalksındı, değiştirilsindi, dava açmaya karar yetkisi Ad.Bakanına verilsindi, bunlardan önce cevap verilmesi gereken soru budur: AB milletin varlığından ve haysiyetinin muhafazasından neden rahatsızlık duymaktadır?

Kendimce cevabını vereyim: Küreselleşen dünyada artık güç sermayelerin elindedir. Ve bu gücü kullanmanın en kolay yolu merkezden bağımsız, federatif yapılardan geçmektedir. Bu şekilde karar mekanizmalarının direnci kırılmakta ve bürokrasi yok derecesine indirilmektedir. Bu da sermayenin atını dilediği gibi koşturmasının yolunu açmaktadır.
En basitinden orta avrupaya bir göz gezdirmekte fayda var. Eyaletleri de geçin, artık şehir devletçikleriyle donanmıştır. Ülkemizde de yapılmak istenen kısa vadede, millet bütünlüğünün, dayanacağı temelleri yıkarak (Anayasa, Ceza kanunları, gelenekler, mitler) ayrıştırılması ve toplumun federatif bir yapıya müsait hale getirilmesidir. Modernleşme süreciyle üretim çarkında dönmekten benliğini kaybedip bireyselleşmeye koşar adım giden bir toplumu şu anda bir arada tutan kültürel değerlerle, milli değerlerin yasal korumalarıdır. Bireyselleşme yolunda ilerleyen toplumun, kültürel harcı yok edilip devlet ve değerler lehine koruma güdülerinin nötrolize edilerek tepkisizleştirilmesine çalışılmaktadır.

İşte bu noktadan hareketle 301.maddede AB tarafından asıl sorun milletin korunmasıdır. Ve yapılanlar da bu koruma mekanizmasının ortadan kaldırılmasıdır.

Şuursuzca 301 aleyhine demokrasi, fikir hürriyeti çığırtkanlığı yapmadan önce biraz düşünmekte fayda var. Medyaya yansıyan 301 polemiklerine taassupla atlamadan önce, açılan her davanın davalının suçlu olması anlamına gelmeyeceğini bilmek gerekir. İnsanlar 301'e istinaden dava açabilirler, bu 301 in antidemokratik olduğu anlamına gelmez. Hassasiyet bakımından iş savcılara ve hakimlere kalıyor.

301/4 te ne diyor : Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

1.04.2008

Devlet, Yargı ve Demokrasi üçleminde boğulan aydınlar

0 yorum
Demokrasi; tanımı üzerinde literatür olarak kesin bir görüş birliği olmamasına rağmen, bir organisazyonu veya devlet politikasını şekillendirmede tüm üye ve vatandaşların eşit hakka sahip olması şeklinde tanımlanıyor.

Günümüzde ülkemiz iktidarının şarkıcısından, akademisyenine, sıradan vatandaş tarafından ayak takımı olarak nitelendirilmesi birden ortaya çıkmış bir durum değildir. Demokrasinin ana yurdu denen Eski Yunan'da bile eleştirilere maruz kalmış ve ayak takımının yönetimi gibi aşağılayıcı ifadeler kullanılmış günümüzde de kullanılmaya devam edileceği aşikar.

Demokrasi, tanımı kadar uygulamaları ve içeriği olarak da çeşitli atıflara maruz kaldığından derin bir konu. Şahsen demokrasi tarihini buraya dökecek değilim fakat demokrasi üzerine dile getirmek istediğim düşüncelerimi paylaşmak istemekteyim.

AKP'nin hakkında Anayasa Mahkemesi'ne yapılan kapatma istemli başvuru kabul edildi ve iddianameye göre yargılama süreci başlamış oldu. Bu durum çeşitli medya ve kişiler tarafından; demokrasini aldığı bir darbe vb şekillerde dile getiriliyor, özellikle de yabancı basın ve AB sözcüleri tarafından. Elbette iç ve dış medya ve yabancı misyon görevlilerinin bu durumu demokrasiyi dile dolayarak halk nezdinde yargı aleyhine bir provakasyon olarak değerlendirdikleri görüşündeyim.

Özellikle başka zamanlarda dile getirilen kuvvetler ayrılığı ilkesi göz ardı edilerek hem memlekette istediği şekilde faizden kârını katlayan yabancı sermayenin hem de iktisadi ve ticari olarak kendi çıkarlarını gözeten dış ülke temsilcilerinin dile getirdikleri fiilen ülkenin iç işlerine müdahaledir.

Ancak Yargının işlevi Hukuk Devleti çerçevesinde önüne getirilen uyuşmazlıkları çözümleme yoluyla hukuka uygun davranışın sağlanması olduğundan, önceden olmasa bile sonradan harekete geçen Yargı denetimi nedeniyle bu organın Türkiye'deki sistem ve düzen uyarınca gerek Yasama gerekse Yürütmenin etkinliklerini denetleyebilme konum ve durumunda olduğu da bir gerçektir. Bu nedenle sadece işlevsel ağırlığını göz önünde bulundurarak Yargı için eşitler arasında önde gelen nitelemini kullanılabilir. Kaldı ki aynı organın Yasamanın daha oluşması aşamasında seçimlerin usulüne uygun bir biçimde yapılıp yapılmadığını ve şikayet üzerine değil doğrudan doğruya genel yönetim ve denetiminde görevli bulunduğunu göz önünde bulunduracak olursak bu önde gelme durumunun daha da belirginliştiğine inanabiliriz.

Yargının eşitler arasında önde gelme niteliğinin bir başka kanıtı, çağdaş devletin en önemli özelliğinin Sosyal Hukuk Devleti olması zorunluluğudur. Nitekim ekonomik bir kavram olmayan sosyal devletin ilk koşulu eşitlik ve özellikle imkan ve fırsat eşitliği ise bunun tek demokratik güvencesi de huhuka bağlı yönetim yani hukuk devletidir
Tüm bunlara aslında hiç gerek bırakmayacak bir hukuksal dayanak Anayasanın Yargı Yetkisi kenar başlığını taşıyan 9 maddesidir. Bu madde: Yargı yetkisi Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır, demek suretiyle kayıtsız şartsız ulusa ait bulunan egemenlik yani milli irade ile Yargının iradesini özdeşleştirmektedir. Bu bakımdan Anayasal düzenimizde Yargı organı belki, eşitler arasında önde gelenden de öte bir konumdadır.*
AB'den, ülkemiz ve yurtdışı medyasından gelen; demokrasiye darbe, yargı darbesi gibi benzetmeleri yukarıdaki açıklamalarla birlikte Anasayasamızın Yargı için biçtiği rolü de göz önüne alarak değerlendirme gerekliliği doğmaktadır. Ülkemiz aydınlarının dahi bu konuda sırf yardakçılık adına lümpenliğe düşmesi bizler için acınası bir durumdur.

Çok bilindiğinden şöyle futboldan bir örnekleme yapmaya çalışayım:
Bir kulübün başkanısınız ve önemli bir maç var önünüzde. Takımınızın da rakibin üstesinden gelemeyeceğini biliyorsunuz hadi gelebilir ama siz yine de işi garantiye almaya çalışıyorsunuz. Karşı takım savunmasından bir futbolcuya rüşvet yada gözde deyimle teşvik primi veriyorsunuz ve maç oynandıktan sonra sonuç o oyuncunun çabalarıyla lehinize oluyor.

Aynı ligde şampiyonlukta rakibiniz bir kulübün sizin o teşvik primi verdiğiniz futbolcunun takımıyla maçı var ve kesinlikle alması gerekiyor ve neticede de alıyor. Şimdi siz o futbolcunun rakip takımdan teşvik primi almadığına inanır mısınız?

Cevap? Elbette,hayır değil mi?

Ülkemiz gündeminde yaşananları bir de bu şekilde değerlendirin bakalım. AKP çeşitli hukuki konularda eğer Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek girişimlerde bulunmuşsa-neticesi ne olur bilmiyorum- kendi içine düştüğü hukuki durumda da Yargı'yı zan altında bırakacaktır. Ve bu konuda üsteliyorsa ki kendisinin de Yargı bağımsızlığına müdahale konusunda hiç de püripak olmadığının delilidir aksi durum zaten iftiradır-ki ben buna inanıyorum.

Hem vatandaşlarda hem de siyasi kurumlarda bir takıntı vardır: Yargı lehimize karar vermişse bağımsız ve adildir, aleyhimize karar vermişse taraflıdır ve adil değildir. Her mahkeme kararını kişisel çıkarlarımızla değerlendiririz. Mahkeme kararlarının asıl dayanağı kanunlardır ve hakimlerin bu kanunları nasıl yorumladığına bağlıdır. Siyasi değerlendirmeler de şahsi çıkarlar üzerinden yapıldığı için kanunlar ve devlet yönünden değerlendirilemez.
Günümüzde aydınlarda malum konular üzerinde şahsi veya bağlı bulundukları sermaye grupları düzeyinde düşündükleri için siyasette lümpenlikten öteye gidip yargı ve millet ilişkisini kuramayıp kör bir demokrasi çukuruna saplanıp kalmaktalar.
Yargı; Anayasa'nın kendisine verilen yetkiyi milletten alarak Türk Milleti adına görevini yapmaktadır. Yargının görevini yapması darbeyse, evet doğrudur.

Neticede Anayasa Mahkemesi'nin iktidar partisi AKP'yi yargılaması sosyal hukuk devleti ve demokrasinin gereğidir. Eğer kanunlara aykırı bir eylemleri yoksa ki sütten çıkmış ak kaşık olarak sinei millete dönerler yok değilseler her halükarda Yargı'nın önünü tıkayıp bizzat iktidar partisini yargılama yetkisinin kendisinden aldığı halkla karşı karşıya getirmeye çabalayacaktır ki yaptığı da şu an budur.

* İl Han ÖZAY - Devlet, İdari Rejim ve Yargısal Koruma

17.03.2008

Nerede kaldı bağımsız yargıya güven?

0 yorum
AKP hakkında Anayasa Mahkemesine açılan kapatma davası çeşitli kesimlerden çeşitli şekillerde tepki gördü.
Bu konuda benim görüşüm kapatmanın çözüm olmadığı yolunda. Bu zamana kadar laiklik karşıtlığının odağı olma konusuna benzer şekilde Selamet, Refah, Fazilet partileri, bölücü unsurların odağı olmak konusunda da DEP, HADEP gibi siyasi parti oluşumları kapatıldı. Ayrıca hakkında kapatma talepleri geri çevrilen partiler de yok değil. Anayasa Mahkemesi sadece bölücü veya rejim karşıtı unsurların odağı olmak sebebiyle değil Partiler Kanunu'nda mevcut şartları kaybeden, teşkilatı kalmayan, tüzük aykırılığı saptanan çeşitli partileri de kapatmıştır yani parti kapatma sadece rejim karşıtlığı sebebiyle olmuyor. Neticede rejim karşıtı unsurların odağı olarak kapatılan bu siyasi oluşumların beslendiği kaynaktan yeni yeni partiler aynı söylemlerle ortaya çıktı ve parti kapatmaları bence hiçbir işe yaramamakla birlikte kapatılan partilerin liderlerini birer efsane haline getirdi ki bu da bu siyasi oluşumlara halk nezdindeki desteğinin artmasına sebep oldu. Özellikle DTP, tam da siyasi söylem olarak halk nezdinde yolun sonuna gelmişken kapatma davası sebebiyle kendisinden uzaklaşmaya başlayacak kesim tarafından yeniden teveccüh gösterilmeye başlandı.

AKP konusunda ise durum bütünüyle bir muamma. Ahmet Altan tarafından Rusya destekli bir ihtilalin adımlarının sesleri duyulduğu iddia ediliyor. Kimileri tarafından iktidar partisine karşı bir durdurma operasyonunun yapıldığı söyleniyor kimileri de tam aksine bu girişimin halk nezdinde güven kaybeden AKP için yeniden bir efsane yaratma girişimi olduğu dile getiriliyor. AB ve ABD gibi AKP devrinde çarklarını çatır çatır işleten sistemler de AKP'ye destek vermekten geri kalmıyor yargıyı uyarır tavırdaki "hıııımmmm" diyerek parmak sallamalarıyla.

Şahsen bu muammayı çözebilmiş değilim fakat benim asıl dikkatimi çeken konu: Sürekli her ortamda hukuk devletinden, kuvvetler ayrılığından dem vuran aydın kesiminin, Anasaya Mahkemesi Başsavcısının görevinin gereğini yapmasından duydukları rahatsızlık sebebiyle bağımsız yargı üzerinde kamuoyu baskısıyla yönlendirme işlemine girişiliyor.

Argo tabiriyle halkımız arasında AKP'nin ve yandaşlarının takındığı tavra çok münasip bir deyim var; yarası olan gocunur! Madem AKP olarak iddianamede yazılanların vuku bulmadığından eminsiniz, iddiaların bir garez ve kin sonucunda ortaya çıktığına inanıyorsunuz o zaman neden yüksek mahkemenin üzerinde toplumsal bir tahakküm kurmaya çalışıyorsunuz? Mahkeme üyeleri iddianameyi inceledikten sonra delillerin mesnetsizliğine kanaat getirirseler AKP zaten bu işten yırtacaktır ve söz konusu Başsavcının yaptıkları da elbette ki mahkeme tarafından değerlendirilecektir.

Demokrasi tahammülü zor bir olgudur. Herkes kendine göre şekillendireceğini zanneder. Yargının özelliği kanunları yorumlamasında gizlidir ve hakimler hangi vicdani değerlerle yetişmişseler genelde o değerler doğrultusunda yorumda bulunurlar. AKP de kendi vicdani değerlerine sahip hakimlerin yüksek mahkemede yer almadağını kanaat getirdiğinden dolayı koltuk sevdasının yarım kalacağından korkuyor. Bu yüzden liboş medya da AKP'nin oyununa geliyor.


Hele Ahmet Altan'ın Anayasa Mahkemesi'ne suç duyurusu mektupları ve süper köşe bendi Emin Çölaşan'ın bu mektupların milyon sayısına varmasıyla bir umuda dönüşeceği öngörüleri tam bir demokrasi komedyası. AKP can sıktı, Genelkurmaya mektup; Başsavcı can sıktı Yüksek Mahkemeye mektup. Oldu! Kestane kebap acele cevap!

Bence yüksek yargı AB, ABD, sermaye ve liboş baskısından bu süreçte etkilenmeden sıyrılabilir ve davayı müspet veya menfii artık ne şekilde olursa olsun sonuçlandırabilirse işte o zaman bağımsızlığını kanıtlamış olur.
Herkese düşen işine karışmak değil, yargıya saygı duymaktır. AKP şu lafı iyi bilir: Şeriatın kestiği parmak acımaz.