Kısa dalga yayın

30.11.2007

Tarihi dahi ağlatacak buluşu açıklıyorum

0 yorum

Şu bağlantısını verdiğim yazımda buluşumdan bahsetmiştim ve bir yerinde şöyle demiştim:

Değil Türkiye ve dünyanın ; değil bu yılın, değil bu asrın, değil bu milenyumun, tarihin bile bu zamana kadar görmediği ve sayfalarına yazmadığı bir buluşa imza
atıyorum. İnsanlık tarihi böyle birşeyle karşılaşmadı ve değil ki bir daha
karşılaşsın.
Daha fazla birşey yazmayacağım buluşuma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Vatana, millete hayırlı uğurlu olsun.

29.11.2007

Duydunuz mu? Orhan Baba ölmüş

1 yorum
Sabahın kaçıydı hatırlamıyorum ama kalk saatinden önce olduğuna kesin eminim. Biraz psikolojik problemleri olan, geceleri karanlıkta uyuyamayan, yat saatinin ardından ayakta bulduğu askerle sohbet edip canı sıkılınca "Yat saati geçti mi?" diye sorup sonra aldığı evet cevabın ardından "Ulan yavşaklar, ne bok yemeye ayaktasınız? .iktirin gidin yataklarınıza hiç kimseyi ayakta görmeyeceğim" diye bağırıp neredeyse gece koğuşçusu ve devriye çavuşunu bile yatağa göndermeye yeltenen o günün nöbetçi astsubayı, yine bağırtılarla birliği kalk saatinden önce ayağa dikmeyi başarmıştı. "Ulan çaaaycı, nerde benim çayım? Çabuk lan! Benim şekerim var, getirme beni oraya" çığlığının ardından gelen çayını yudumlamaya başlayan astsubayımız biraz olsun sakinleşmişti ki yazıhaneyi azmaya giden ben "Günaydın komutanım!" dediğim esnada televizyondaki Orhan Gencebay görüntüsüne takılmış ve "Hayırdır komtanım, n'olmuş Orhan Baba'ya?" diye soruvermiştim. Bunun ardından haberin geçtiği kanalı değiştirip bana döndü:
-Sever miydin?
-Severdim komutanım. Fanatiği değildim ama zihnime yer etmiş şarkıları var. E bi de Orhan Baba işte!
-Ya ya, sevmeyen yoktur onu değil mi?
-Evet komutanım, ben sevmeyenine rastlamadım.
-Çok üzücü çook.
-N'oldu ki komutanım?
-Daha ne olsun oğlum? Ölmüş adam.
Bu lafın ardından tüylerim diken diken oldu ve sanki ailemden birini kaybetmişçesine gözlerim doldu. Nasıl dolmasın ki arabesk bir müzik zevkim olmasa da Orhan Baba farklı bir değer benim için. Küçükken "komşuya gidersin" diye cevapladığım "Ya evde yoksan" nakaratlı, zihnime en büyük tesiri bırakmış şarkısı yok mu? Çarşı izinlerine giderken veya dönerken özellikle Orhan Baba’yı dinlemek için son model minibüsleri es geçip, Orhancı, döküntü minibüste Orhan Baba’nın şarkıları eşleğiyle yolculuk etmeyi yeğlerdik şehre doğru. Hızlı adımlarla odanın kapısından ayrılıp gazinoda buldum kendimi. Etrafta fellik fellik televizyonun kumandasını aradığımı gören gazinocu ne olduğunu sordu. Sadece “Orhan Baba ölmüş” diyebildim, Orhan Baba’nın vefatıyla ilgili bir haber bulabilmek umuduyla bütün kanalları tek tek dolaştım ama hiçbir haberde Orhan Baba’nın ölümüyle ilgili bir bilgi verilmiyordu. Ben televizyon kanallarını değiştirmeye devam ederken, birliğin diğer askerleri de gazinoya doluşmuştu ve benimle beraber bir haber duymak için sabırsızlanıyorlardı. Bölük çavuşu gazinoyu içtima için boşaltmıştı, ben ve gazinocu kalmıştık sadece. Koğuşçu, gazinoya rutin olarak alınan günlük gazeteleri getirdiğinde elinden kaparak tek tek itina ile bütün gazeteleri taradım, gazinocu ve koğuşçu da ben gözden kaçırmışsam bir haber bulabilirim umuduyla benim baktığım gazetelere tekrar göz geçiriyorlardı. Nafile, ne Orhan Baba ile ilgili ne de ölümü ile ilgili bir haber bulabildik. Toplu halde kahcaltı için yemekhanenin yolunu tutan bölüğün ardından ben de yola düştüm yemekhaneye doğru. Yolda önüme gelene Orhan Baba’nın öldüğünü söylüyor ve bununla ilgili bir haber duyup duymadığını soruyordum. Aldığım cevaplar hep aynıydı: “Yaaaa, Orhan Baba mı ölmüş? Hiç haberim yoktu, senden öğrendim.” O günü Orhan Baba ile ilgili bir bilgi alabilme arayışıyla geçirdik, dışarıdan gelen, poğaçacıya, ayrancıya, ziyaretçilere sorduk, beklentimizi karşılayan bir cevap alamadık.

Orhan Baba’nın ölüm haberini almış olduğumuz o sabahtan bu yana yaklaşık bir hafta geçmişti. Ben de dahil o haftasonu çarşıya çıkamayan bir çok kişinin zihninde Orhan Baba ile ilgili tek şey, bütünüyle inanamadığımız ölmüş olduğuna dair bir haberdi. O gün yine o üzücü haberi almamıza sebep olan astsubay nöbetçiydi. Gün sona ermek üzereydi, akşam içtiması alınmış, kışla ocaklarında görevli olanlar görevlerine çekilmiş, arda kalanlar da bölükte keyfine bakıyordu. Ben yine yazıhaneme gömülmüş kayıt kuyudat işleriyle uğraşıyordum. Çay almak için gazinoya doğru ilerlerken kapıdan beni gören nöbetçi astsubay beni çağırdı. İçeri girdiğimde çavuş mavuş, poşetler (kısa dönemler ) falan oturmuş televizyon seyrediyorlar. “Ne haber, ne yapıyorsun?” gibi havadan sudan sorularla hal hatır sohbetini tamamladıktan sonra:
- Geçen nöbetimin sabahını hatırlıyor musun?
- Evet, hatırlıyorum komutanım!
- O sabah sana ne dediğimi hatırlıyor musun?
- Unutmadım ki komutanım. Bütün gün haberleri, gazeteleri kolaçan ettik, gelene gidene sorduk fakat Orhan Baba’nın ölümüyle ilgili bir haber ne duyduk ne de gördük.
- Ama öldü diyince çok üzüldüm değil mi?
- Evet, üzüldüm.
- O akşam n’oldu biliyor musun? Anlatayım ben sana.
- Dinliyorum komutanım.
- Akşamüzeri kademeye doğru gidiyordum, gelen giden asker hep Orhan Baba’nın ölümüyle ilgili konuşuyordu. Neyse, kademedeki odama gittim arkadaşlar oturmuşlar sohbet ediyorlar. Konu ne? Orhan Baba’nın ölümü! Ağzım açıkta kaldı. Bir de bana soruyorlar “Haberin var mı? Orhan Baba ölmüş” ,diye, Az kalsın ben de inanıp “Ya ne zaman, nasıl olmuş” diye adamlara soracaktım.
Ben şaşkın ördek misali dinlemeye devam ediyordum ve diğerleri de tabi ki. Tarif edilmesi mümkün olmayacak keyifle bir kahkaha atarak:
- Ama itiraf et, güzel işlettim değil mi sizi? Oğlum boşuna dememişler “Kışlada bir yalan at, döner sana gelir, sen bile inanırsın” diye. Gerçekten az kalsın öyle oluyordu.
Ben ve diğerleri dayanamayarak komutanın kahkahalarına eşlik ederken bulduk kendimizi.
Hey gidi askerlik hey! Bu da kendince bir dünya. Bence askerlik yapmamış her erkeğin bir yanı eksik kalmıştır. Fatih AKIN’ın yerinde olsam bir de asker ocağında pişerdim. Askerlik, yapmamak için savaş karşıtlığıyla savunulamayacak bir değer.
Orhan Baba, Allah ömrüne bereket versin.

Kadın kısmısının futbol tutkusu!

0 yorum
Bir zamanlar, evli olan veya birlikte olan çifler arasında erkek kısmısının futbol tutkusu büyük sorun olarak konuşuluyordu. Kadın kısmısı, erkeklerin futbola olan ilgisinden dolayı kendilerini ihmal edilmiş ve hatta değersiz olarak görüyorlardı ve imkan buldukları yerde bunu dile getirerek erkeklerden şikayet ediyorlardı. Hani haksız da değillerdi. Erkek kısmısı için muhteşem bir tutkudur bu futbol. Eve gelen misafirler, çıkılacak yemekler, katılınacak toplantılar eğlenceler hep futbol maçlarına göre ayarlanıyor. Hatta bu konuda yapılmış, taraftarı olduğu takımın sosyal ilişkilerine etkisini, futbol-veya başka bir spor- ve sevdiği kadın arasında seçim yapmak durumunda kalan fanatiğin maceralarını anlatan bir iki film seyrettiğimi hatırlıyorum.
Bu nebzeye varan futbol tutkusuna/fanatikliğine sahip erkek kısmısının oranı oldukça yüksek. Benim gibi sadece gönül bağıyla bağlı olup yediğini,içtiğini,.ıçtığını futbol maçlarına göre ayarlamayan adamların sayısı oldukça gülünç kalır, bir istatistik yapılmış olsa.

Bu konuya neden değinme geriği duyduğuma gelince:
Çevremde artık erkekler kadar-neredeyse erkeklerden çok- futboldan konuşan kadınların sayısındaki artış dikkatimi çekti. Önceden bir ortamda erkekler futboldan konuşmaya başlayınca kadın kısmısının suratı asılır ve mahzun mahzun ortadaki muhabbete kayıtsız kalmaya çalışır bir müddet sonra da ortamı terk ederlerdi. Oysa şimdi erkekler bir futbol muhabbeti açmaya görsün, ortamda mevcut kadın kısmısı en fanatik erkekten bile daha ateşli şekilde tuttuğu takımı savunmaya ve karşı takımı yermeye başlıyor ben ise ağzı açık seyrediyorum. Belki de bu sosyal değişimin öncüleri medyadır diye düşünüyorum. Spor programlarını sunan sunucuların tercihinde kanallar tarafından kadınların tercih edilmesi, spor yazarları arasına kadın yazarların ve yorumcuların katılması bunda en büyük etken olsa gerek.
Spor ve özellikle futbol mecrasında kadın kısmısının vitrinde ve de içinde yer alması belki de bu dünyadaki şiddeti azaltmaya yönelik bir çalışmadır. Ben pek de öyle olacağını zannetmiyorum. Kadın kısmısının erkeklerin dünyasına daha da yakınlaşma çabası olarak görüyorum çevremden edindiğim izlenime dayanarak. Yakında tuttuğu takım taraftarlığı sebebiyle kocasını evden kovan, boşanma davası açan, kafa göz yaran kadınların haberlerini duyarsanız, şaşırmayın.

Kendi işi,mesleği, hobisi spor olan kadınların konuşması neyse de bu fanatiklik konusunda yarışan kadın kısmısı çok itici oluyor bence.