Kısa dalga yayın

İstanbul'a dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul'a dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.06.2005

Vasiyetim...

0 yorum

Offff offfff bu askerlik öncesi stresi öldürecek beni, taaaaaa yılbaşından beri bu stresi yaşıyorum. Önce mayıs dediler o zamana hazırladım kendimi, tam gittim gidiyorum derken hoooooop temmuza sarktı sevk işi. Tarif edemeyeceğim bir gerginlik yaşarken sıkıntı denizinde boğulmadan önceki son kulaçlarımı atıyorum.

Ne yapayım ne yapayım derken aklıma ayrılık vasiyetini yazmak geldi. Heheheh şimdi okuyanlar diyecek ki; "ulen neyin vasiyeti bu"? Ben de size ne, sadece beni tanıyanları ilgilendirir, diye cevap vereceğim.

VASİYETİMDİR

Yaptığım bütün web sitelerinin telif haklarını firmam ONKO Network'e bırakıyorum.
Bunlar üzerinde düzenleme yapacak kişilerin, düzenlemeye girişmeden önce  sanatsal bir kaygıyı göz önüne alarak çalışmalarımın genel görünümü üzerinde değişiklik yapma hakları olmadığını belirtmek istiyorum. Sadece güncelleme yapmalarına izin veriyorum. Onun dışında revizyon işine girişmeden doğrudan sitelerimin ortadan kaldırılmasını istiyorum, sakın ha sakın üzerinde elleşmeyin.

Kodladığım emlak sitesi ve alış veriş sitesinin haklarını ONKO Network'e bırakıyorum. Sıkışık zamanımda üç-otuz paraya sattığım scriptleri alan fırsatçı-sömürgeci coder(!) takımının emeklerime değer vermedikleri için  esefle kınanması görevini; umut, sana bırakıyorum. Haaa ,yok verdiğim kod üzerinde yaptıkları gelişmeleri ONKO'ya ulaştırırsalar o zaman helal olsun onlara. Bu noktayı scriptlerim içinde yazmıştım ama okumuyorlar işte. neeeeyse keyifleri bilir.

Kaynak kitapçıklarımı ve senelerin birikimi diskteki başvuru kaynaklarımı da  -umut duyuyon mu?- umut sana bırakıyorum!

Umut, ofisi erkenden açma görevi yine senin, yiyorsa açma!

Umut, Yılmaz ağabeyin şantaj ses kaydı da sana emanet (gerçi kayıtlı olduğu yeri bir türlü bulamadım ama neeeeyse bir kere dinledi nasıl olsa o korku yeter ona), ona göre yerli yersiz santaj yapma adama tamam mı? Hıhıhıhıhıhı

Umut, oğlum senin üstüne çok şey düşüyor ama bu arada da arayan dostlarımıza otomatikman benden çok selam söylemeni istiyorum, bak sakın unutma! Ha aklıma gelmişken umut, sabahları benim orda otur da şu şebek Ali :P gelip birini orada göremeyince dumura uğramasın, yazık daha genç!

Yılmaz ağabey! Sen de her sabah ben gelip de " ağabey çay oldu mu?" diyecekmişim gibi her daim çayı hazır et, askerlik bu ne olur ne olmaz, bakarsın sıkar bir yerde. yau umut, Bi de " vay hayırsız vedalaşmadan gitti" diyenler olacaktır onlara da " abi hiç sormayın, inbizatlar gelip, sürüye sürüye götürdü, biz bile vedalaşamadık" diyeceksin.

Bilimum haber grubu, forum, site vs deki "nebilim"  kullanıcı adıyla kayıtlı hesaplarımın, şayet bu askerlik süreci içerisinde iptal olursa, internet kullanıcıları tarafından kullanılmaması ricam olur. 

Diğer dostlara, arkadaşlara da beni hasretle ve güzel duygularla anmayı vasiyet ediyorum.

Şimdilik bitti.

6.06.2005

Son beş gün!

0 yorum

Bugüne de bir şiirle veda edeyim:

VİSAL
Beni zaman kuşatmış, mekân kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey , her şeyi peçelemiş...
Perde perde verâlar, ışık başka nur başka;
Bir ânlık visal başka, kesiksiz huzur başka;
renk , koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan ezberci?
Yoksa göz, görüyorsun sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükût , duyulmazin sesi mi?
Rabbim ,Rabbim , Yüce Rab , âlemlerin Rabbi , sen !
Sana yönelsin diye icad eden kalbi , sen !
Senden uzaklık ateş , sana yakınlık ateş !
Azap varmı alemde fikir çilesine eş?
Yaşamak zor, ölmek zor , erişmekse zormu zor;
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!
Evet ben bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor bense ölümü yaşıyorum !
Sonsuzu nasıl bulsun , pösteki sayan deli?
Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?
Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır.
Hâtıra küpü, devril, sende ey hayal, gömül !
Sonu gelmez visalin gayrından vaz geç, gönül
O visal , can sendeyken canını etmek feda;
Elveda, toprak, güneş, anne ve yâr , elveda !

N.F.K.

3.06.2005

"Altıyol'daki bu boğa nerden geldi?" diye hiç merak edeniniz oldu mu?

0 yorum

Hişşşt, evet evet siz! İstanbul, Kadıköy'de yaşayanlar. Hani şu Altıyol'da dikili, kiminin sırtında, kiminin taşaklarını ellerken, kiminin boynuzlarına poposunu dayayıp fotoğraf çektirdiği, kiminin sevgilisini beklerken saatlerce tavaf ettiği o boğa var ya, ondan söz ediyorum. İşte o boğanın hikayesini biliyor musunuz?

Ben İstanbul'a geleli iki sene olmasına rağmen öğrendim. Sevgili ağabeyim Ümit Sinan Toğçuoğlu'nun ağzından dinledim hikayesini. İstanbul'dan ayrılmaya günler kalmışken bu hikayeyi sizlerle de paylaşmak istedim. Boğanın hikayesi zamanında Sinan Ağabey'imizin çıkardığı Kent 2000 adlı gazeteden alınma. Bilgilerinize.

Şu bizim boğanın bitmeyen maratonu

 Şu bizim boğanın, Altıyol’un ortasında arenaya çıkmış, önüne çıkanı denize kadar kovalayacakmış gibi durduğuna bakmayın...
133 yaşındaki hayvancağızın , oradan oraya koşmaktan, adım atmaya mecali kalmamış...
bizim boğa, taa Paristen gelmiş buralara...
1864 yılında Paris’te doğmuş. Isidore Bonheur ve T.Rouillard adlı iki heykeltraşın eseri.
O zamanlar, Fransız gücünü temsil ediyormuş. Ama 1. Dünya Savaşı’nda Fransız gücü Alman gücüne karşı koyamayınca, bizim boğaya Almanya yolu görünmüş.
Almanlar, Fransızların güç sembolü alıp götürmüşler.
Osmanlı İmparatorluğu, o sıralar, Almanyanın müttefiki olarak savaşın içinde. Güce muhtaç.. Alman imparatoru II.Wilhelm, 1917 yılında Türkiye’yi ziyaret ederken, başkumandan Enver Paşa’ya hediye olarak, güç sembolü boğayı getirmiş.
Bizim boğa, önce Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine yerleştirilmiş. 1930 da yeni ilçe olan Kadıköy’e getirilmiş. 1953 de, o sıralar Türkiye’nin böbürlenme nedeni olan Hilton’un bahçesine taşınmış. Güç sembolü ya...

Ama, Hiltonun modası geçince, 1969 da tekrar Kadıköy’e postalanmış. Bundan sonra da, Kadıköy’ün sembolü sayılmış nasıl oluyorsa...!

Kadıköy’de kaymakamlık binasının önünde duran boğa, binanın restorasyonu sırasında, depoya kaldırılmış.
Orada unutulmuş da...Hayli zaman sonra, hatırlanıp tekrar sokağa salınmış. Bir oraya, bir buraya derken, Altıyola gelip konmuş.

Şimdilik burada... ama yakında yine yollara düşebilir. Kadıköy Belediyesi, Altıyol’a, beldeyi sembolize edecek başka bir anıt dikmeyi düşünüyor. O zaman, bizim boğanın nereye gideceği meçhul... Maratonu hiç bitmeyecek gibi.
Haziran 1997, Kent 2000

2.06.2005

Hep Kahır

0 yorum

Dur!Bırak kaynasın kahvenin suyu,
Bana istanbul'u anlat nasıldı?
Bana boğazı anlat nasıldı?
Haziran titreyişlerle kaçak yağmurlar ardı yıkanmış,
Kurunur muydu yine o yedi tepe
Ana şefkati gibi sıcak bir güneşle...

İnsanlar gülüyordu de
Trende,vapurda,otobüste,
Yalanda olsa hoşuma gidiyor,söyle.
Hep kahır,hep kahır,hep kahır
Bıktım be...

Dur!Bırak kalsın,açma televizyonu
Bana istanbul'u anlat nasıldı?
Şehirlerin şehrini anlat nasıldı?
Beyoğlu sırtlarından yasak gözlerimle bakıp,
Köprüler,Sarayburnu,minareler ve halici öv
Diyiverdin mi bir merhaba,gizlice...

İnsanlar gülüyordu de
Trende,vapurda,otobüste,
Yalanda olsa hoşuma gidiyor,söyle.
Hep kahır,hep kahır,hep kahır
Bıktım be...

Dur!bırak,kımıldama,kal biraz öylece n'olur
Kokun İstanbul gibidir,gözlerin İstanbul gecesi.
Şimdi gel sarıl,sarıl bana kınalım
Gökkubbenin altında ordada beraber,
Çok şükür diyerek yeniden başlamanın hayali,
Hasretinin çölünde sanki bir pınar gibi.

İnsanlar gülüyordu de
Trende,vapurda,otobüste,
Yalanda olsa hoşuma gidiyor,söyle.
Hep kahır,hep kahır,hep kahır
Bıktım be...

M.F.Gülen

-----

31.05.2005

İstanbul ağrısı

0 yorum

kanatları parça parça bu ağustos geceleri
yıldızlar kayarken
şangur şungur ayaklarımın dibine dökülen
sen eğer yine İstanbulsan
yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
pançak pançak şiirler tüküreceğim
demek yine ben
limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine İstanbulsan
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
Sirkeci Garında tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki Haydarpaşadan
Anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlıyan
sen eğer yine İstanbulsan
aldanmıyorsam
yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildiğin Attila İlhanı
zehirleyebilirim
sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversiteden
Tophane İskelesinde diesel kamyonları sarhoş
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler
uykusuz dalgalanıyor
ulan İstanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazut tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
peki İstanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu Abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabaranlarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin
eğer sen yine İstanbulsan
yanılmıyorsam
koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen
eğer yine İstanbulsan
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
ulan yine sen kazandın İstanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiçbir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam
sen eğer yine İstanbulsan
senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylülünde birader mırç ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık

Attila İlhan

30.05.2005

Bir şehirden ayrılmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum

0 yorum

Bir şehirden ayrılmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum, hele ki o şehir ruhunuza işlemişse senelerce. Ben bu acıyı ilk kez üniversiteye gitmek için, Erzurum'dan ayrılırken yaşadım hala daha içimdedir sızısı. Ayrıldığım şehirde bir parçam kalıyor illaki. hem de yeri doldurulamaz bir parça. Ama İstanbul daha bir başka, sadece iki senedir ruhuma işlemesine rağmen.

Gider ayak epey bi  kulaklarını çınlatacağım İstanbul'un. Aşağıdaki şiir üstad Y.Bülent Bakiler'den...

 

GÖZLERİN İSTANBUL OLUYOR BİRDEN           

 

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.
Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen
Durgun sular gibi azalacağım
Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.
Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
Yalnız gözlerime bak diyeceksin.
Ellerim usulca ellerine değince
Kaybolup gideceksin
Bir elim seni çizecek bütün pencerelere
Bir elim seni silecek.
Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere
Senin için yeni baştan can kesilecek.
Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.
Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.

27.05.2005

bu şehir

0 yorum

İstanbul üzerine ne üstatlar ne dizeler dökmüş. Bu şehire gelip de ayrılmak zor derler ya hani yalan değilmiş. Az kaldı ayrılığa inşallah dönüşte de yine bu şehrin çilesini çekeceğim. Ama aşağıdaki dizeler Candan Erçetin ve Ceza'nın sesinden başka bir anlam katıyor bu şehire:

ŞEHİR

bu şehir insana tuzak kuruyor
bu şehir insanı uzak kılıyor
bu şehir insanı hayli yoruyor
bu şehir insanı hep kandırıyor

senin için yazılmış her şiir bu bedenin olsa keşke
bak bir ömrü verecem işte
bu şehir benim bir demir atmış ki gönlüm yosun tutmuş
limanda kalmış toprağında servetim var
anılarım çocukluğum ve geleceğim
bağlamış elimi kolumu
ne kadar uzağa gitsem de kopamadım
ne kadar yakınsam ona
ben o kadar uzağım ondan
her taraf tuzak her bir yer yalan
tutulmamış ki hiçbir söz
hep yalan dolan var

bu şehir insana tuzak kuruyor
bu şehir insanı uzak kılıyor
bu şehir insanı hayli yoruyor
bu şehir insanı hep kandırıyor

gel bu şehrin havası böyle kalsın
aynalar yalancıdır
bu şehrin dört bir yanında ayna var alımlıdır
bir kandırır ki anlamazsın
verilen sözler unutulur
belki yarına umut olur
fakat bu şehir unutturur
bazen hatırlatır ve ağlatır güldürür
bir gün yaşarken bir gün öldürür
bir türküdür bu duyduğun senin için
dikenli gül ve yaşanacak bir gündür
bu şehirde doğdum bu şehirde söndüm

gel biz şehrin havasına hiç uymayalım
birbirimize verdiğimiz sözlerin hepsini tutalım
bir de şehirli türkü tutturup karşılıklı seninle
şehre inat dert üstüne dert koymayalım ayrılmayalım

gönül bir bağlanmış ki sorma
her güneşli gün ve her yıldızlı geceyi özler o da bizim gibi
kardeşiz biz sanki, yağmuruyla ıslanan ağaç gibi
kökünden bağlı kopmaz, özümdür o bilinmez
sözüm var and içilmiş bir günde dört mevsimmiş
bu şehir benim ve bu şehir bizimmiş anla
pes etmedik umutla yürüdük işte her gün aynı yolda
bırakmam, terk etmem ben gitmem bu şehirden

gel bu şehrin havası böyle kalsın, tuzakla dolmuş her yer
yorulmuş tüm bedenler acep neden?
bırakmam, terk etmem ben gitmem bu şehirden

söz CANDAN ERÇETİN, CEZA